Röportaj


Bereketli Topraklar Üzerinde Söyleşi

Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Beslenme Bölümünden Profesör Dr. Tayfun Aşkın’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Tarım, Türkiye ve Dünyanın geleceği bence. Artan nüfus, bilinçsiz kentleşme, savaşlar ve göçler sahip olduğumuz toprakları daha iyi korumayı ve faydalanmayı da öğretiyor bize. Doğal yolla üretilen her şeyin daha değerli olduğunu biliyoruz artık. Ancak her zaman daha iyisini büyük bir hırsla isteyen insanoğlu daha fazla ürün daha fazla para derken toprağa gereken önemi gösteriyor mu dersiniz? İşte tüm bu kafamdaki düşünceleri ve daha birçok şeyi Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak  Bilimi ve Bitki Beslenme  Bölümünden Profesör Doktor Tayfun Aşkın’la konuştum.

Tayfun bey öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

1970 Ordu doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ordu’da tamamladıktan sonra, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü’nü bitirdim. Ardından akademisyen olmaya karar verdim ve bu gün Ordu Üniversitesi’n de profesör olarak görevimi icra ediyorum. Evliyim, Ali Kaan adında bir oğlum var.

Tayfun bey şunu sormak istiyorum Türkiye’nin ve Dünyanın geleceği tarımda mı?

Kesinlikle evet. Çünkü tarım sektörel baz da düşünüldüğünde sadece bitkisel üretimden değil hayvansal üretimle de izah edilir. Tarımı iki başlıkta inceleyecek olursak hayvansal üretimi desteklemeyen bir bitkisel üretim dolayısıyla insanların gıda ihtiyacının karşılanamadığı bir dünyayı karsımıza çıkaracak. Artan nüfusun hem beslenmesi hem de barınma ve giyecek ihtiyacının karşılanmasından da sorumlu tarım sektörü. Yani sadece elma, armut, buğday, arpa üretimiyle sınırlandırmak tarım sektörüne yapılmış çok büyük bir haksızlık olur.

Siz toprak bilimleri konusunda bir uzmansınız ve bu konuda da çeşitli çalışmalar yapıyorsunuz. Öncelikle Türkiye de toprak reformu oldu. Atatürk’ün başlattığı bu hız Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında devam etti mi? Şuan ki toprak politikalarımız nedir? Ülke olarak bu konuda ne durumdayız? Bir tarım şehrinde yaşamamıza rağmen çokta fazla bilgi sahibi değiliz. Bizi aydınlatır mısınız?

Toprak ve diğer doğal kaynakların kıymeti miktarlarının sınırlı olmasından kaynaklanıyor. Tıpkı bir altın gibi düşünecek olursak altın her geçen gün değer kazanan bir meta olarak karşımıza çıkıyor. Alım satım da, ticarette, ülkelerin zenginliklerin ifade edilmesinde, fakirliklerinin değerlendirilmesinde önemli bir argüman altın rezervleri. Aslında toprak rezervleri de ülkelerin gelecekleriyle ilgili yargıya varma bakımından dikkate alınması gerekir. Çünkü toprak bir sınırlı kaynak. Tabi ekonominin prensibi, bir kaynak sınırlıysa, arz sınırlıysa, taleple fazlaysa fiyat artar. Toprağı biz hiçbir zaman parasal mana da, fiziksel mana da bir değer gözüyle bakmaktan ziyade toprak bilimcileri olarak onun bize gelecek nesillerden miras olarak bırakıldığını düşünen bir yaklaşım tarzını daha ziyade benimseriz. Yani bizim onlara bırakacağımız değil de aslında onların bize bıraktığı yani buradaki yaklaşım etkili olsun diye bu şekilde bir bakış acısıyla değerlendiririz toprağı. Toprak doğanın nabzıdır tabi dünyada ileri gitmiş ülkeler özellikle Amerika, Avrupa da Hollanda, hemen dibimizde suni bir devlet olarak kurulmuş olan İsrail, Japonya, batımızda toprağına en fazla değer veren ülkeler toprak fakiri olan ülkeler dolayısıyla bizim ülkemizde 785.000 kilometrekare, sularda dahil 814.000 kilometrekarelik bir yüz ölçümü içerisinde 26-27 milyonluk hektarlık bir tarım arazimiz söz konusu. Ancak ülkemizde özellikle tarım arazilerimizi daraltan en büyük sorun arazilerimizin parçalı ve dağınık olmasıdır. Yakın zaman içerisinde tarım arazilerinin korunmasına dair çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle, bunlar hukuksal platformlarda sorunun çözümüne yönelik olan tedbirler şeklinde karşımıza çıktı. Ama ülkemizdeki en büyük sorun kanun ve yönetmeliklerin uygulanmasıyla ilgili olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü uygulama da her zaman kağıt üzerinde yasalarda belirtildiği şekilde karşılık bulamayabiliyorsunuz. Bu nedenle de kanunu müeyyidelerde sorunu çözmek yerine bilgi düzeyini arttırmakla, bilinçlendirmekle yani daha okul öncesi eğitimle çocuklarımızı bilinçlendirmek suretiyle bilinçli nesiller oluşturmak suretiyle toprak ve diğer doğal kaynakların korunmasına yönelik bir hareket tarzı geliştirmek daha mantıklı gibi gözüküyor. Bence eğitim çok önemli bu konuda ve okul öncesinden başlatmak şart.

Atatürk’ten sonra 1930’lara 40’lara baktığımızda kurulan köy enstitüleri var biliyorsunuz ve buradan mezun olanlar ya da burada eğitim gören insanlar toprağın nasıl işleneceğini, toprağın değerini, tarımın nasıl yapılabileceğini de bilerek yetiştiler ve aydın insanlar verdi. Günümüzde toprağa gerekli önemi veriyor muyuz artık?

Burada bir Kızılderili atasözü var onu söylemeden geçemeyeceğim, beyaz insan bir gün kendi kirlettiğin çöplükte boğulacaksın. Aslında çevreye dair verilmiş en güzel mücadelenin ifadesidir bu. Çünkü bir kapital gözüyle, bir madde gözüyle, bir materyal gözüyle varlık gözüyle baktığınızda toprağı anlayamazsınız. Toprağın içerisindeki habitatı, bir yaşama alanını, suyu depolayan çok önemli bir havuz olduğunu, bitkilere besin elementi sağlayan çok önemli bir kaynak olduğunu dolayısıyla arıtmadan bitki beslemeye, mühendislik malzemesinden doğal tarihi zenginliklerin gömülü olduğu bir gizlenme ortamına kadar pek çok işlevi bünyesinde barındıran toprağı anlayabilmek için onunla temas etmek gerekir. İşte bu 1930’lu 40’lı yıllarda yani hamle yıllarında ülkemiz adına cumhuriyet sonrası hızlanma yıllarında toprakla temas edip toprakla haşır neşir olup oradan elde edilen bitkisel ürünlerin ve sonrasında hayvansal ürünlerin işlenmesine yönelik endüstrinin kurulması, toprağı merkezine alan bir yaklaşım tarzı olmuştur. Çok değil 50 yaşlara varmamış bir kişi olarak bundan 30 yıl öncesinde köylerde ekilip biçilen ürünler vardı. Sebze tarımından tarla tarımına, bağdan meyveciliğe kadar küçük ölçekli de olsa biz bunları görerek, yaşayarak bugüne gelmiş bir grubun temsilcisiyiz. O zaman köyde halk tabiriyle kuzinelerde ekmekler yapılırdı, kümesteki tavuklardan alınan yumurtalardan adı omlet olmayan yağda yumurtalar yapılırdı. Hemen evin yanında veya biraz uzağındaki tarladan kazılarak getirilmiş üzerinde toprağı olan patateslerden yapılan bugünkü adıyla kumpir denilen besinlerle büyüdük. Yani bir köy evi aynı zamanda bir çiftlik edasıyla çalışırdı. İnsanlar toprakla temas ederdi. Ama bugün öyle değil.

Şimdi o yaşama imrenerek bakıyoruz.

İmrenerek bakılıyor. Artık bunun adı yol kenarlarında organik köy kahvaltısı bulunur, organik elma bulunur, organik portakal bulunur, nar ekşisi bulunur, kükürtlü sabun bulunur gibi ticarete dönüştürülmeye çalışılan yine işin ucunda para kazanmaya yönelik tavırlar olarak karşımıza çıkıyor. Ama insanoğlu yine dönecektir doğru olana, nitekim ekonomik göstergeler düzeldiğinde ülkelerin ekonomik refah seviyesi yükseldiğinde yine dedelerimizden, ninelerimizden kalan bugünkü adıyla organik tarım denilen, o geleneksel tarıma dönecektir. Bakıldığında Türkiye pek çok bitkinin yetiştirilmesine olanak sağlayan kaynaklara sahip, yani Türkiye de neredeyse her ürünü ekonomik manada yetiştirebilirsiniz. Bu yönüyle belki de kendimize çok güvenmemizden olsa gerek bu işin zararını da çeken ülke konumuna düşebiliyoruz.

Ne gibi?

Planlamalardaki eksikliklerden dolayı, politikalardaki eksiklikler nedeniyle. Daha dün basında elma üreticileriyle ilgili olumsuzlukları gösteren haberler vardı. Neden çiftçiden 30 kuruşa aldığımız elma pazarda 3 lira? Doğal olarak bu politikanın eksikliğinden veya politikanın tam manasıyla uygulamada karşılığını bulamamasından kaynaklanıyor, buda üreticiyi rahatsız ediyor. Yani siz ürettiğiniz ürünü 50 kuruşa satamazken aynı ürün pazarda 3 liraya satılıyor.

Bütün ürünlerde mi aynı sıkıntıyı yaşıyoruz?

Evet, hemen hemen her üründe var. Ürün politikaları ve planlamaları bu konuda çok önemli. Mutlaka üretici birlikleri siyasi kararlar verenlerle bir araya gelip ürün politikalarını oluşturmak zorunda aksi takdirde fiyat dengesizlikleri ülkenin ekonomik göstergelerine olumsuz şekilde yansır.

60’lı yıllarda çıkan bir yasayla kişilerin kendi bağında bahçesinde atadan dededen kalma tohumla üretim yapmaları aslında yasaklanmış. Gerçekte böyle bir yasa var mı?

Esas uzmanlık alanım, tohumculuk olmadığı için bir araştırma yaptığımda şunu gördüm. 2006 yılında çıkarılan bir tohumculuk kanunu var. 5553 kanun numaralı 08.11.2006 tarihli resmi gazetenin 26.340 sayılı nüshasında yayınlanmış. Tabi burada biraz empati yapmak lazım aslında yasaklamadan kastedilen şu: bu işin bir sertifikasyonu olması lazım aksi takdirde herkes rastgele tohum üretmeye kalkarsa bir karmaşa doğar. Nasıl karmaşa doğar? Bunlar aynı zamanda genetik olarak açılan materyaller, rahatlıkla mutasyona uğrayabilen materyaller halk dilinde yabanileşmeye açık olan kaynaklar. Dolayısıyla sizin kendi imkanlarınızla bilgisizce, bilinçsizce ürettiğiniz bir tohumun sertifika almadan satılır, pazarlanır, ondan gelir elde edilir hale getirilmesi piyasalarda sıkıntı yaratır, huzursuzluklar ortaya çıkarır. Netice de ticaretinde bir hukuku olması gerekir. Dolayısıyla ülkeye ait olan tohumların korunması, depolanması ve çoğaltılması ne kadar önemli ise onların sertifikalarla tescil edilmesi de bir o kadar önemli. Yani o yasaya bu yönüyle bakmak lazım. Şu anda fidan alıp ta mağdur olan çok insan var. Neticede bahçe tesis ediyorsunuz, elinize bir fidan geliyor ama size taahhüt ettiği özellikleri taşımıyor fidan. Bir meyve bahçesinin ne kadar maliyetle ne kadar zor tesis edildiğini düşünürseniz size gelecek olan genetik materyal fidan şeklinde geliyor. Mutlaka nesli bilinmesi gerek. Çünkü siz onu tesis edeceksiniz, en erken üç yıl sonra ürün alacaksınız ve bu ürünü mümkün olduğunca 30-40 senede almanın hesabını yapacaksınız. Bunlar pahalı yatırımlar dolayısıyla köylünün kendi tarlasında ektiği kokulu bir domates, salatalık tohumunu elinden kimse alamaz. Çünkü ticari kaygı yok ortada. Sadece kendi elindeki materyali. Belki de bir gün sertifikasyon kuruluşu gelip onun elinde ki o tohumu alıp tescil edip belki onun atalarını, dedelerini elinden alacak.

Sizin alanınızla çok ilgili değil belki ama tohum takas şenlikleri var. Bunları destekleyen, düzenleyen belediyeler var, tohum takas ekipleri var. Bu şenlikleri nasıl buluyorsunuz?

Tohum kaynak çünkü. Tohum ülkenin geleceğidir aslında. Bakın bugün Amerika Birleşik Devletleri dünya tohum piyasasında söz sahibi. Aşağı yukarı pazarda ki payı yüzde 26,7 ondan sonra Çin, Fransa, Brezilya, Kanada, Hindistan, Japonya geliyor. Türkiye de sadece 1,7’lik bir şey var. Tohum altın değerinde.

Japonya bizden daha az toprağa sahip, geniş tarım alanlarına sahip olmak tohumculuğu etkilemiyor o zaman.

Hayır. Tohumculukta değil. Mesela bugün bakın Amerikan menşeili firmaların tohumculuk firmalarının kökeni İsrail kökenlidir. Yani İsrail’in tarım alanı yok ama tohum sektöründe söz sahibi bir ülke İsrail. Çünkü kilogramları birkaç bin TL’lerle ifade edilebilen rakamlar. Şimdi 10 dönüm 10 dekar alandan elde edeceği geliri, 2 kg tohumdan sağlıyor bu tohumculuk firmaları. Dolayısıyla kaliteli tohumluk üretimi, kaliteli fidan üretimi ülkenin geleceği için çok önemli. Onun için son yıllarda büyük atılım gerçekleştirdi ülkemiz. Bundan sonra da bu düşük olan payımızı arttırma yönünde hareket ederiz.

Antalya’da birçok tarım firması tohumlarını kasada saklıyor. O kadar değerli ve pahalılar. Tohum dedik ama her şey toprakta bitiyor. Tohum ne kadar iyi olursa olsun toprağımız burada önemli olan. Biz Karadeniz de yaşıyoruz ve toprağa dayalı bir üretimi olan, fındık üretimi olan bir yerdeyiz.

Fakat son 2-3 yıldır yeteri kadar fındığın alınamaması, kalitesinin düşmesi bunda tabi ki iklim şartları da etkili ama toprağın hiç mi etkisi yok? Yani toprak sonsuz ve sınırsız aynı kalitede aynı ürünü vermesini sağlar mı bir tohumun ya da bir fidenin?

Tabii ki hayır. Bir defa toprak bitkilere hem bir platform olarak görev yapar, yani bitki toprakta tutunur toprakta hayat bulur. Sonra yaşaması için ona besin elementi verir. Kökünü oluşturur, yaprağını oluşturur, gövdesini oluşturur ve sonrada meyvesini oluşturur. Ona su verir dolayısıyla da ona can verir. Bitkiye can veren toprak insana da can verir. Bu yönüyle baktığımızda yöremiz dünya fındık üretiminde önemli bir konuma sahip bir yöre. TR90 dediğimiz yöremiz Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Gümüşhane, Artvin, Batum’a kadar olan bölge özellikle Ordu-Giresun sahil bandı önemli fındık üretim merkezi. Yurtdışında tombul fındık dünyanın ulaşmaya çalıştığı tek fındıktır. Amerika’nın bile gece gündüz uğraşıp aynı özellikte fındık üretmeye çalıştığı çeşit tombul fındıktır. Bu fındıkta ordu ve Giresun’da bulunur.

Yağlı fındık dediğimiz fındık mı oluyor bu?

Yağlı fındık ince kabuğu olan kendine has yağ kompozisyonuna sahip olan ve sadece Giresun’da ve Ordu’da vücut bulan fındık çeşididir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Oregon eyaleti tamamen fındık yetiştirmek için ayrılmıştır. Fakat aynı tada sahip fındığı elde edemediler. Bu yönüyle baktığınızda doğu Karadeniz bölgesinin sahil bandında yer alan ve önemli fındık yetiştirme alanı olan topraklar mutlak surette korunması gerekiyor. Bölgemizde fındıkta bölgesel üretimi arttırma, kaliteyi arttırma, depolama özelliklerini iyileştirmeye yönelik çalışmalar tabii ki var. Ama ne olursa olsun ben bunu şöyle açıklıyorum: ‘’Bir çocuğu ne kadar iyi beslerseniz, dış etkenlerden ne kadar iyi korursanız, ne kadar iyi yetiştirirseniz gelecekte topluma o kadar iyi birey olma şansını arttırmış olursunuz.” Bu yaklaşımın aynısını fındık yetiştiriciliğinde uyguladığınızda fındık olumsuz çevre koşullarında bilhassa olumsuz iklim koşullarında aşırı soğuk ve aşırı sıcaktan çok çabuk etkilenen bir bitki ve bunu da verim kaybı olarak hemen ortaya koyan bir bitki. Dolayısıyla yetiştirici olan insanları olumlu veya olumsuz şekilde etkileyen bölgenin ticaretini, bölgenin ekonomik yapısını çok kısa sürede belirleyen bir yetiştiricilik tarzı. Yani fındık bir yaşam kültürü aslında Karadeniz bölgesi için. Bu yönüyle baktığınızda düğünlerden, bayramlardan, cenazelerden sorumlu bir ürün. Komşuların birbirleriyle ilişkilerinden sorumlu oluyor. Sosyo-ekonomik yönüyle değerlendirilmesi gereken bir ürün.

Peki, toprakla olan bağlantısı ne bunun?

Siz eğer bilinçli bir yetiştiricilik yaparsanız, sonrasında ortaya çıkacak olumsuzlukları da engellemiş olursunuz. Örneğin; fındık bitkisini iyi yetiştirirseniz, olumsuz çevre koşullarından daha az etkilenir bitki. Daha kaliteli ürün elde edersiniz. Randımanı yüksek olur, daha pahalıya satarsınız, daha fazla gelir elde edersiniz. Daha fazla gelir elde ettiğinizde de daha mutlu olursunuz. Bu yönüyle baktığınızda fındık yetiştiriciliğinin son yıllarda bilimsel çalışmalarla desteklendiğini görüyoruz. Ama yetmez hala yöremizde bilhassa fındık yetiştiriciliği yapılan alanlar tam olarak toprak özellikleriyle ortaya koyulmadı. Yöremizde arazilerin engebeli olması, toprak derinliklerinin yetersiz olması, sus tutma kapasitelerinin düşün olması, organik malzeme yönünden yetersiz olması ve budamanın yapılmaması fındıktan beklenen verimin düşük olmasından, dolayısıyla birim alandan elde edilen gelirin düşük olmasına neden oluyor.

Yaşlanmış olması etkiler mi?

Tabi. Bitkilerde artık en genci 60-70 yaşında. Dolayısıyla bilimsel budamanın olması lazım, gençleştirme çalışmalarının yapılması lazım, hepsinden önemlisi bölgede dik eğimde yer alan alanların mutlaka cep teraslarla teraslanması lazım çünkü hem suyun depolanması hem de fındıkta gübrelemeden beklenen maksimum faydanın sağlanması açısından teraslar çok önemli.

Özellikle yağlı fındığın burada yetişmesinde toprak yapısındaki bir farklılık mı neden oluyor?

Ekolojik çevresi çok önemli. Bunu kekik içinde söyleyebiliriz. Mesela bazı yaylalarda bazı köylerde kekik daha farklı bir tattadır. Kokusu da farklıdır. Hayvan yetiştiriciliğinde de öyledir. Mesela besi için yetiştirilen hayvanda da durum öyledir. Kendi ekolojisin de arzu ettiği özellikleri bulan bir ürün o yörenin o ekolojinin aromasına da sahip oluyor. Bu yönüyle düşündüğümüzde Giresun ve Ordu ekstra fındık olarak adlandırılır. Bu uluslararası fındık ticaretinde en büyük parayı da en büyük değeri de bu ürün alır. Bunu sürdürülebilir kılmak bizim birinci hedefimiz olmalı. Yani bu konudaki birinciliğimizi hiç kimseye bırakmamak gerekir. Onun içinde topraklarımızda mutlaka iyi analiz edip bunu alana özgü yönetim uygulamalarında kullanılabilir hale getirmeliyiz. Bunun içinde çiftçilerimizi bilinçlendirmek durumundayız. Mutlaka akıllı tarım uygulamalarına gereken önemi vermek zorundayız aksi takdirde fındıkta da söz sahibi olmadığımızı düşünürseniz ne kalır geriye.

Söylemek istediğiniz sanırım iyi tarım uygulamaları. İyi tarım uygulamalarında ki hedef nedir?

İyi tarım uygulamaları aslında şöyle topraktan gıdaya diye biz onu söylüyoruz. Son yıllarda güvenilir gıda gibi hususlar çok sık zikredilir oldu. Güvenli gıdadan kastedilen daha tohumun çimlenmesinden hatta bir önceki tarımın son ürünü olan tohumun elde edilmesinden yeni ürün elde edilinceye kadar geçen süre içerisinde tüketicinin midesine inen ürün elde edilinceye kadar her aşaması bilinen, her aşaması takip edilen ve organizmaya zarar vermeyen uygulamalar olarak tanımlanır.

Yani bir çiftçi burada bir uzmanla beraber yol alıyor değil mi iyi tarım uygulamalarında? Çünkü bir kişinin yol göstermesi lazım, ya da toprak tahlillerinin yapılması lazım.

Bu işi içerisinde toprak tahlilinden tutunda, toprak haritalarının elde edilmesi, bitki korumanın ona göre yapılması, sulamanın ona göre yapılması vardır. Burada amaç şu: sürdürülebilir tarım. Yani devamlı olacak, gelecek nesillere ekonomik kaygı oluşturmayacak şekilde bitkisel üretim ve hayvansal üretim uygulama imkanı olarak karşımıza çıkıyor. Akıllı gübre uygulamalarından tutunda sulama programlarının yapılması, elde edilen her şeyin kayıt altına alınması, izlenmesi ve geleceğe dair projeksiyonlar yapılması, tahmin yapılması da işin içerisinde. Biz bunların hepsine birlikte akıllı tarım uygulaması diyoruz. Akıllı tarım aynı zamanda gelecek yılları da planlayan, gelecek yılları da tahmin eden projeksiyonlara sahip olan tarımdır. Bunun da özünde sürdürülebilir tarım ki sürdürülebilir toprak kullanımı da yine burada merkezde yer alan bir husus olarak karşımıza çıkıyor.

Peki, Dünya da toprağa verdiği değerde ön plana çıkan ülke hangisi? Ne yapıyorlar da onlar toprağı iyi değerlendiriyorlar?

Dünyada toprakla ilgili, ülke topraklarını kayıt altına alıp tüm özellikleriyle ortaya koyan ülke Amerika Birleşik Devletleri. Bilimde özellikle ilerleyen bir ülke olduğu için doğal kaynakların korunmasına yönelik enstitüleri var, müdürlükleri var tarım bakanlığı bünyesinde ve bunu sosyal medya aracılığıyla da elde ettiği bilgiyi bütün dünyayla paylaşıyor. Yine mesela, toprak fakiri olan Hollanda gel-git olayına çok fazla maruz kalan bir ülke. Böyle olmasına rağmen önemli süt sığırı ve besi sığırı gelişmiş bir ülke. Peynir ürünleri, süt ürünleri mesela Hollanda merkezi. Toprağı kıt olan ülkeler genellikle toprağına en fazla değer veren ülkeler. Japonya da topraksız ortamda yetiştirilen domatesler havada asılı olarak besi kültürlerinde doku kültürüyle üretiyorlar.

Evet, bir de o uygulamalar var.

Ben o uygulamaların bilinmesinden yanayım. Ama ülkemizde eğer topraksız yetiştiricilik ön plana çıkarsa topraklarımızın korunmasına dair öteleme olacağını düşündüğüm için çok zikretmiyorum onu. Yani biz ülke topraklarını korumak zorundayız. Dolayısıyla topraksız yetiştiricilikten ziyade sıvı kültüründe, doku kültüründe yetiştiricilikten ziyade mevcut topraklarımızın sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasını ve korunmasını ön plana çıkarmalıyız diye düşünüyorum. Son yıllarda Çin nüfusu besleme açısından bu konuda atılım içerisinde.

Küresel ısınmayla karşı karşıya olduğumuz söyleniyor. Karadeniz bölgesi özellikle de bu yıl çok fazla yağmur aldı. Bütün bunlar toprağın yapısını şeklini değiştiriyor ve toprak kaybına sebep oluyor. Küresel ısınmanın etkili olduğu bu dönemde toprağı nasıl koruyacağız?

Küresel ısınma kavramı tek başına zikredildiğinde anlamı aslında çokta doğru değil. Bir sene önce kadar televizyonda Erzurum’da küresel soğuma var kardeşim ne ısınması diye bir vatandaş vardı. Dünyada ki su hareketi belli. Dünya üzerinde hareket eden su miktarı aslında sabit. Yani atmosfere dahil olan suyla tekrar yere dahil olan su döngü içerisinde ve kaybolanla tekrar gelen aşağı yukarı birbiriyle eşit. Tabi bunu ölçme şansımız yok ancak matematiksel modellerle tahmin ediyoruz. Buradan şu manayı çıkartıyorum. Demek ki bir taraf ısınırken bir taraf soğuyor.

Küresel ısıma tarım ilişkisini değerlendirdiğimizde tarım özellikle son yıllarda kullanılan bir takım kimyasallarla küresel ısınma üzerine etki etmiş olabilir. Ama tarımın bu konudaki payı emin olun endüstri ve sanayinin yanında devede kulaktan daha küçük bir parça olarak kalır. Tarım küresel ısınmaya neden olan sektör olmaktan ziyade küresel ısınmadan etkilenen sektör olarak düşünülmelidir. Artık Karadeniz bölgesinde düzenli Karadeniz iklimini göremez olduk. Orta Anadolu bölgesinde kırk ikindi yağmurları kayboldu. Bu yönüyle düşündüğümüzde tarımın çevre üzerine olumsuz etkileri yok mu? Var tabi. Ama modern tarım yapan, çevre ile uyumlu tarım yapan, sürdürülebilir tarım yapan ülkelerde bu minimumda. Küresel iklim değişikliklerinin öncelikli olarak etkileyeceği alan tarım sektörü olacak, bitkisel üretim olacak, hayvansal üretim olacak. Ürün çeşitliliği değişecek, ürün politikaları zarar görecek, belki de insanlar belli başlı ürünlerden mahrum kalacaklar. Bu hiç söz sahibi olmadığı halde ürünün çeşitliliğini arttırmaya da etki edecek bazı ülkelerde. Örneğin; Rusya gibi soğuk olan ülkelere.

O zaman biz muz da üretebileceğiz burada ilerleyen zamanlarda.

Üretebileceğiz. Ama küresel değişiklikler uzun yıllarda olur. İklim değişikliğine esas neden olan kaynak karbondioksit salınımıdır. Atmosferde karbondioksit konsantrasyonu çok fazla arttı. Bu da ortam sıcaklığının artmasına neden oluyor. Çünkü ışınların geçişini azaltan tabakada incelmeye neden olduğu için ama daha ziyade bundan sanayi sorumlu, egzoz gazları sorumlu, araç sayısındaki artış sorumlu. Karbondioksit salınımı mutlaka minimuma indirilmeli aksi takdirde tarımı bu işte suçlu göstermek çok ta doğru olmasa gerek.

ı

Siz toprakla uğraşıyor musunuz? Bir şeyler yetiştiriyor musunuz?

Balkonda yapıyorum. Kendi arazim olmasına rağmen fırsat bulamıyoruz. Annemizden kalan yerlerimiz var, fındık bahçelerimiz var ama 25-30 yıldır girmedik. Balkonda büyük saksılarda biber, domates ve salatalık yapıyorum, üç tane saksıda. Balkon bahçeciliği yapıyorum. Zaten yıl içerisinde toprakla çok temas halindeyiz hem arazi de hem laboratuvar koşullarında. Lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerimize birinci öğrettiğimiz husus bu zaten. Toprağa dokunmak zorundasınız diye. Hemen ellerinizi toprakla temas ettirin ve çamur olsun diyoruz. Toprağın biliyorsunuz antidepresan özelliği de var. Son yılların en büyük hastalığı, insanları etkileyen en büyük sorun panik atak, aşırı depresyon günlük iş hayatının beraberinde getirdiği psikolojik rahatsızlıklar. Ben bir toprakçı olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Kapsül kapsül, ilaç almaktansa, tabi ki doktorların söyledikleri çok önemli. Pozitif tıbba karşı olan bir insan değilim ama bedenin toprakla temas etmesi. Eskiler öyle derdi ayağın bir toprağa değsin diye. Toprakla uğraşma insanın günlük yaşantısındaki stresi minimize etmesi bakımından pozitif tıpla bir arada uygulanabilecek kombine tedavi yöntemi olarak düşünülebilir. Gözünüzü kapatıp bir ilaç drajesi toprak olarak düşündüğünüzde bile ne kadar rahatladığınızı hissedeceksiniz. Onun için yine söylüyorum iyi bir antidepresandır. Mutlaka herkesin bir şekilde toprakla uğraşması gerekir. Ordu’da da güzel projelerimiz vardı, özellikle dışardan gelenler için hobi bahçesi tarzında ama pek dikkate alınmadı. Bunun için belediyeler alt yapısını hazırlar, arazide suyu, parselleri oluşturur, kazmasını, küreğini verir. Kişilerde gelir parselinde domatesini, biberini, patlıcanını yapar, uğraşır orda. Bunu ben dile getirdim ama ulaşmadı gereken yerlere.

Paylaş